header image
Home arrow Anasayfa arrow makaleler arrow MIKE, DAVID, GABRIEL VE BEN...
MIKE, DAVID, GABRIEL VE BEN... E-mail
Oct 15, 2018 at 10:18 AM

Akşam saatlerinde; rengarenk çiçekleri açmış ağaçların, yem yeşil çimlerin arasından eve doğru giderken bir yandan da aklımdan “acaba top oynamak için çok mu geç oldu”yu geçiriyordum. Geç ya da değil, aklıma düşmüştü bir kere. Işık hızıyla kostüm değiştirip hemen evden ayrıldım. 5 dakikada basketbol (sepettopu) sahalarının olduğu yere gelmiş, en kalabalık sahaya dalıvermiştim. Sokakta top oynayanlar bilir, (diğer sivil oluşumlara inat) birbirini tanımayan insanların bu kadar kolay ve hızlı organize olabildiği yegane ortamlardır spor sahaları. Kısa bir selamlaşmadan sonra birbirimizin fiziksel dengelerini ve bir kaç atışını gözlemleyerek hızlıca takımları kuruverdik biz de. E, tabi Afrika kökenli-Amerikalı’ları da takımlara eşit olarak paylaştırdık elbette.

Beni de; Mike, Gabriel ve David’in takımına verdiler. 

Tüm dünya çok iyi biliyor ki, Türk Devletleri ve İmparatorlukları asırlardır farklı etnik grupların, farklı kökenlerin temeli üzerine kurularak uzun yıllar varlıklarını sürdürdüler. Bu farklı etnik gruplar toplumun yapısını zenginleştirmiş, sanatın, felsefeni, iş hayatının, yaşamın ve kültürün her alanına zenginlikler katmışlardır. Birlikteliğin ve ülkü birliğinin getirdiği güç ile bu devletler yüzyıllar boyu ‘Dosta güven, düşmana korku’ salmışlardır.

“Nereden çıktı bu Türk tarih saptamaları!” dediğinizi duyar gibi oluyorum; anlatacağım.... 

Hayatımın ilk 30 yılında Türkiye’nin neredeyse tamamında bulunma fırsatım oldu. İzmit’te, Van’da, Muş’ta ilk okulu okudum. İzmir’de, İstanbul’da, Ankara’da, Erzurum’da, Erzincan’da, Sivas’ta, Elazığ’da, Gaziantep’te çalıştım. Ne kadar da şanslıymışım, neredeyse Türkiye’nin her yeriyle ilgili hatırlarım, yaşanmışlıklarım var... Ama ne gariptir ki, kitaplarda okuduğum Karaçay ve Ahıska Türklerini, Türkiye Süryanileri ve Yezidilerini, Rum ve Ermenilerini tanıma ve hatta görme fırsatım hiç olmadı. Top oynadığımız sahalarda, gittiğim okullarda, çalıştığım şirketlerde yoklardı onlar.

Eğer daha önceden onlarla karşılaşma ve onları tanıma fırsatım olsaydı ya da belki de kalbimi ve gözlerimi daha çok açmış olsaydım; ABD’de süpermarkette tanıştığım ilk Türkçe konuşana “Türk müsünüz?” diye sorup “Evet, Türk’üm. Adım George (Corc) telefonumu yazın danışmak istediğiniz her konuda her zaman arayabilirsiniz” cevabını aldığımda “Telefonunuzu yazıyorum, gerçek adınız nedir?” diye sorma sersemliğinde bulunmazdım! 

Şüphesiz ki Tarih, kahramanlıklar ve zaferlerle dolu olduğu kadar utanç verici, yüz kızartıcı, insanlık dışı milyonlarca olaya da sahne olmuştur. Burada amacım kimseyi yargılamak veya haklı çıkarmak değil. Benim sıkıntım başka... Okumaya devam edin lütfen...

Ben Ahıska Türk’lerinin kendilerine has Türkçelerini duymamış, Stalin’in zulmünden kaçış hikayelerini dinlememiştim. Daha önce Süryani tanıdıklarım olmamış, onların yaptığı çiğköfteden tatmamıştım. Gürcistan Ermeni’si eşinin paskalya’da yumurta yapıp ramazan bayramında telefonlaştığım Ermeni arkadaşımı kaybetmemiş ve cenazesine gitmemiştim (Ruhun şad olsun Vahan abi).

Evet, doğru tahmin ettiniz. Gabriel de, Mike da, David de Türkçe konuşuyordu... 

Marka(ra)lama Notu: Yunus Emre’nin, Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın tütsülediği ‘Hoşgörü Vatanı’ndaki ‘Kardeşlik İklimini’ Harici Kültür Mühendislerinin bozmasına neden ve nasıl göz yummuşuz!!!